26 Ekim 2009 Pazartesi

Frambuazlı Muffin


Bugünlerde kafamda sürekli bir yapılacak işler listesiyle geziyorum. Bu listenin en başında da evdeki düzenleme ve temizlik işleri geliyor, yapıldıkça üstü çizilip yenileri yazıldığından hiç bitmiyorlar. Bazıları da liste güncellendikçe türlü sebeplerden aynı yerde kalıyor, bir türlü listeyi de kafamın içini de terk edemiyorlar..

Mesela buzdolabımın -yapmaması gerektiği halde- buzlanma yapan dondurucusunu hala temizleyemedim, çünkü öncelikle içindekileri kullanmam gerekiyor. Bu nedenle son zamanlarda dondurucudakilere uygun tarifler arıyorum. Oldukça da azalttım, yazdan hiçbirşey stoklamadığım için sanırım uzun sürmeyecek. En son gözümü frambuazlara dikmiştim. Onlarla kek yapmayı düşünüyor, ama bir bahane arıyordum. Sonunda haftasonu yeni evlerine taşınan Özlemlere yardıma giderken, işlerin arasında birer kupa kahveyle muffin yiyerek mola vermenin herkese iyi geleceğine karar verdim ve frambuazlarımın bir kısmıyla muffin yaptım.

Bu muffinler her zaman yaptıklarıma göre çok daha yumuşak, çok daha puf puf oldular. Yiyen herkes o kadar beğendi ve son kalanlar için öyle tatlı çekişmeler oldu ki çift ölçü yapmadığıma gerçekten üzüldüm. Tarifi yemekbiz mail grubumuza sevgili Didem yazmıştı. Amerika Rhode Island’da bir süre kalan kardeşinin ev arkadaşının çalıştığı, muffinleriyle ünlü fırının tariflerinden biriymiş. Eğer hazır alınmış zannedilen şahane muffinler yapmak istiyorsanız bu temel tarif üzerine istediğiniz eklemeleri yapabilirsiniz. Ben ilk olarak frambuazlı denedim ama kesinlikle sık kullanacağım bir tarif olacak ve çikolatalı, havuçlu, elmalı versiyonlarını da ilk fırsatta deneyeceğim.

Malzemeler:
(14-15 adet muffin için)

- 4 Türk kahvesi* fincanı un
- 2 Türk kahvesi fincanı toz şeker
- 1 paket kabartma tozu
- 1 paket vanilya
- 2 adet büyük boy yumurta
- 1 Türk kahvesi fincanı erimiş tereyağ+süt karışımı (1 tatlı kaşığı tereyağını eritip üstünü sütle tamamlıyorsunuz)
- 1 Türk kahvesi fincanı sıvıyağ (mısırözü kullandım)
- 150 gr frambuaz

*Türk kahvesi fincanı ölçüsünü çok düşündüm yaparken. Didem "kahve fincanı" yazmıştı ama Amerikalı bir tarif olduğu için kastedilen belki de cup'tu. Didem'e soracak zamanım da yoktu ve diğer malzemelerin ölçülerini göz önüne alarak tahminen Türk kahvesi fincanı olmalı diye düşündüm. Sonuç, kararım doğruymuş!


Yapılışı:

1. Un, kabartma tozu ve vanilyayı birlikte eleyin, toz şekerle karıştırın. Bir kenarda dursun.

2. Yumurtaları başka bir kaba kırın, sıvıyağ ve tereyağı+süt karışımını ekleyin. Çırpma teliyle (mikser kullanmayın) hepsi bütünleşene dek çırpın. Muffinler diğer keklerin aksine çok fazla çırpılmayı sevmezler.

3. Sıvı malzemeye diğerlerini ekleyin, fakat bu kez çırpma telini de bırakıp yalnızca tahta kaşık ya da spatula kullanın.

4. En son içine frambuazları ekleyin (ya da damla çikolata, limon kabuğu rendesi, elma+ tarçın, havuç+ceviz+tarçın, böğürtlen, çilek, muz...) Ben donuk frambuaz kullandığım için hamuru sulandırmasın diye meyvelerle beraber 1 fincan daha un ekledim.

5. Hamuru kağıt koyduğunuz muffin kalıplarınıza kaşıkla paylaştırın. Kağıtlarda 1-2 mm. kabarma payı bıraksanız yeterli, merak etmeyin taşmıyorlar. Önceden ısıttığınız 180 derece fırında pişirin. Benim muffinlerim 15 dk.da piştiler, fırınımı seviyorum:)

Özlem ve Ufuk'un yeni evleri kocaman, boool dolaplı:) tertemiz, şahane bir ev... Dilerim sağlıkla, mutlulukla otururlar ve -her ne kadar taşınma ve yerleşme aşamaları gözümü fena korkutmuş da olsa- dilerim bize de kısmet olur en yakın zamanda!

17 Ekim 2009 Cumartesi

Pide


Geçen haftasonu iki tam gün çalıştıktan ve tam anlamıyla helak olduktan sonra bugün kendime izin verdim. Sevgilimse kalkıp işe gitmişti ben uyurken. Uzun bir tembel uykusunun ardından uyanalı yarım saat olmamıştı ki aradı.
- ne yapıyorsun?
- pide..
- aaaaa!
- :)
- akşama da kalacak mı?
- merak etme hepsini yiyemem:))

Pidem mayalanıp pişti... O arada ben bir koşu gidip gazetemi aldım, akşam yemeği için manavdan alışverişimi yaptım, makineye çamaşır attım ve iyice demini almış çayımla güzel bir kahvaltı yaptım... Sonra kupamı tekrar çayla doldurup bilgisayarın başına geçtim. Hızlıca maillerime göz atıp yeni gelmiş bir yorumu yayınladım ve içim burkuldu. Artık eskisi gibi güncellemediğimden yakınıyordu sevgili Ceren. Haklıydı da.. Pekçoğu bahane olan, ama bir kısmı da gerçekten engelleyici mazeretlerim olsa da, bunlar her sabah bu sayfayı açıp yeni yazı arayan sizlere haksızlık ettiğim gerçeğini değiştirmiyor.. Affedin ne olur.

Hemen aklıma az önce pişirdiğim pamuk pideler geldi ve neden paylaşmayayım ki dedim. Tarifi kaydettiğim "ekmekler" arşivime göz attım ve sevgili Zeynep abla olduğunu gördüm tarif sahibinin. Blog arşivlerine göz atıp bu tarifi hiç yayınlamamış olduklarını görünce de, sadece yemekbiz mail grubumuzda konuşulmuş olan bu güzel pide tarifinin unutulup gitmesini istemedim. Zeynep ablamın tüm tarifleri gibi bu da şaşmadı ve daha önce yaptığım ve afedersiniz kazık gibi olan pidelerimden sonra yeni bir maceraya girişmekle hata etmediğimi kanıtladı. Sağolasın Zeynep ablacım!

Siz de hiç pide macerasına girmemiş ya da girip de benim gibi başarısız olmuşsanız hiç tereddüt etmeden deneyebilirsiniz. Tek kelimeyle pamuk gibi oluyor, yapımı da hiç uzun sürmüyor ve zahmetli değil. Kahvaltıya ya da akşam yemeğinizin yanına sıcacık, pamuk gibi pideler çıkartıyorsunuz. Daha ne olsun? Yalnız bir noktayı belirtmek gerek. Evlerimizdeki fırınlar ev yapımı hamur işlerine uygun, biliyorsunuz. Yani taş fırında pişmiş lokanta pidelerinden elde etmeyi beklememek gerek. O pidelerin nasıl bir tarif uyguladığınızla ilgisi yok, tamamen fırınla ilgili. Böyle büyük beklentilere girmiyor, sadece yumuşacık, leziz pideler istiyorsanız hemen sıvayın kolları...

Ben verilen tarifi yarım ölçü ile yaptım. Çok aç değillerse 3-4 kişiyi doyurabilecek pideler elde ettim. Daha fazlası için vereceğim ölçüleri artırabilirsiniz.

Malzemeler:

- 4 çay bardağı beyaz un
- 1,5 yemek kaşığı toz şeker
- 1/2 paket instant maya
- 1/2 çay kaşığı deniz tuzu
- 1 çay bardağı ılık su
- 1/2 çay bardağı erimiş tereyağı
- 1/4 çay bardağı zeytinyağı
- Üzeri için yumurta sarısı ve susam.


Yapılışı:

1. Unu eleyin, içine şekeri ve mayayı koyup harmanlayın. Tuzu ekleyin.

2. Unun ortasını açıp erimiş ılık tereyağını ve zeytinyağını dökün. Suyu azar azar ekleyerek yoğurmaya başlayın. Elinize hafif yapışan kıvamda, yumuşak bir hamur elde edin. Hamuru iyice güzel bir kıvam alana dek yoğurun. Üzerini örtüp ılık fırının içinde mayalanmaya bırakın.

3. Yaklaşık 30 dk sonra hamurunuzu 2 parçaya ayırın. Elinizle hafif açarak yağlı kağıt serili fırın tepsisine yanyana yerleştirin, oval şekil verin. Eğer yapışıyorsa hafifçe ellerinizi ıslatabilirsiniz. Üzerlerine elinizi yumruk yapıp hafif hafif bastırın, çukurlar oluşsun. Bu şekilde yarım saat daha mayalandırın.

4. Pideleriniz pişmeye hazırsa üstlerine yumurta sarısını fırçayla sürün, susam serpin. 180 derece ısıttığınız fırına verin. Üzerleri güzelce kızarana dek pişirin.

Sıcakken kesip de arasına Chokella sürünce nasıl oluyor biliyor musunuz? Of oof...
Ben ettim siz etmeyin:))

30 Eylül 2009 Çarşamba

Çavdarlı Tuzlu Kek ve armağanlar...


Kışın yaklaşmakta olduğu, geceleri ince pikeler yerine yorganlara sarılıp uyuduğumuz, ama henüz kocaman ağır palto ve botlarla gezmemizin gerekmediği, benim en sevdiğim günlerdeyiz.. Hırkamı ve en sevdiğim pantalonumu üniformam haline getirip, bir de boynuma yumuşacık fularlar sarmaya başlamışken, kapıyı çalan Ekim ayını da en az Eylül kadar sevdiğimi hatırlatıyorum kendime.. Eylül'ün kısacık ziyaretine, hemencecik gidişine üzülmüyorum bu yüzden. Ne de olsa artık her haftasonu bir kek pişecek evde, temizlik kokusuna karışan kek ve kurabiye kokusu, koltuklara yayılmış gazeteler, sehpalara üstüste dizilmiş kitaplar, tipik bir haftasonunun fotoğrafı olacak zihnimde..

Geçtiğimiz haftasonu yeni bir kitapçokseverle tanışıp bana cömertçe ödünç verdiği, hatta bazılarını hediye ettiği kitapları sehpaya yığdıktan sonra, mutfağa girip alışveriş torbalarımı boşaltmıştım. Sevgilim eve dönmek üzereydi ve o gelmeden evi kurabiye kokusuyla doldurmalıydım. Marketten aldığım çavdar ununu acıkmakta olduğum hissiyle hemen açtım, tezgaha diğer malzemelerimi de koydum ve çabucacık yaptığım bu kekin hemen ardından bir tepsi de sakızlı lorlu kurabiye yaptım. Hem de bu kez damla sakızı yerine sakız reçeli kullanarak... Bundan 3 yıl önce, Kahve'nin bu klasikleşen tarifine gelen bir yorum üzerine!

Tavşan adıyla yazan sevgili bir okurum, bu kurabiyede esmer şeker ve sakız reçeli kullandığını söylemişti yorumunda. Ben de muhallebilerime katmak, ama en çok da Türk kahvesi yanında, bir bardak suyun içinde sunarak keyiflerden keyif beğenmek üzere aldığım sakız reçelinden iki tatlı kaşığı ekleyiverdim, şeker oranını azaltarak. Sonuç şahane oldu, şahane.... Bazen yahu hiç başka kurabiye yapma işte, yap bundan her hafta bir tepsi diyorum. Acaba sıkılır mıyım ki? :)


Ama esas konumuz çavdarlı kek tabi..
Ben bol peynir ve otla yapılmış, tepside pişmiş tuzlu hamurları severim, börek niyetine sıcak sıcak çayın yanında hem pratik hem de doyurucu olurlar. Çoğunlukla da çok malzeme gerektirmezler, hani elinizin altında hazır yufka olmayan bir anda, ani misafir durumunda çabucak böyle bir kek yapabilir, doyurucu bir çeşit olarak ikram edebilirsiniz. Pazar kahvaltılarına da çok yakışır elbette...

Çavdar unu piyasada çok bulunan bir un değil. Daha önce denediğim bir çavdar ekmeğini Karahan Organik Un ile yapmıştım ama malesef ekolojik pazar dahil, piyasada daha sonra göremedim. Ancak büyük marketlerde Doygun'un tam çavdar unu bulunabiliyor. Katkısız olduğu için ömrü kısa olan bu un da oldukça doğal ve lezzetli. Kalanını yine bir çavdar ekmeği yapımında kullanacağım.

Gelelim bu un paketinin arkasında bulduğum tuzlu kekin tarifine... Tarife benim tek eklemem 1 çay kaşığı deniz tuzu oldu. Biraz daha fazla bile koyabilirmişim. Siz de peynirinizin tuzluluk oranına göre miktarı artırabilirsiniz. Hiç beyaz un içermediği için kabarık bir kek olmuyor, ama tek bir dilimi bile doyurucu ve leziz..

Malzemeler:

- 3 adet yumurta
- 2 su bardağı yoğurt
- 125 gr tereyağı (eritilmiş)
- 3 su bardağı çavdar unu
- 1 paket kabartma tozu
- 1 çay kaşığı deniz tuzu
- 2 çay bardağı beyaz peynir (çatalla ezilmiş)
- 1 su bardağı kıyılmış nane, dereotu ve maydanoz karışımı

Yapılışı:

1. Yumurtaları derin bir kaba kırın, erimiş tereyağı ve yoğurdu ekleyerek mikserle çırpın.

2. Unu ve kabartma tozunu ayrı bir kapta karıştırıp diğer karışıma azar azar ekleyin, düşük hızda karıştırmaya devam edin.

3. Hamurunuz oluşunca peynir ve otları ekleyip kaşıkla karıştırın.

4. Yağlı kağıt serili ufak bir fırın tepsisine hamuru dökün. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında yaklaşık yarım saat pişirin.

5. Dilimleyerek sıcak servis yapın. Kalan dilimleri dondurucuya kaldırabilir, daha sonra ısıtarak yine taze taze servis yapabilirsiniz...


Dün yeni bir yaşa daha girdim...
Pastasız, işsiz ve buruk geçen önceki doğumgünümden sonra, herşeyin yolunda olduğu, olmayanların da yola girmekte olduğu bu doğumgünümde, geride tam 32 yıl bıraktım. Dönüp bakınca, 30 (hatta 29, 28!) yaşıma girdiğim gün kadar panik halinde hissetmiyorum kendimi. Rahatım, huzurluyum, mutluyum.. İçimde, kendimle alıp veremediklerimin sayısının azaldığını, korku ve huzursuzluklarımın yavaş yavaş uzaklaştığını hissediyorum.. Bu harika birşey!

Ve bu doğumgünümde, sevgili dostlarımın ve kardeşlerimin sürprizleriyle ağzım kulaklarımda bir akşam geçirdim. Hepsinin organizatörü sevgilimdi elbette... Önce dostlar çaldı kapıyı. Açtığımda karşılaştığım pastanın mumlarını dilek bile tutamadan üfleyişim, sonra bir müddet cümle kuramayışım... Sevgilimin yakında yenileneceğini hayal ettiğimiz mutfağımızın ilk hediyeleri olarak aldığı eskitilmiş ahşaptan baharatlık ve çok sevimli tuzluk-biberlik.. Özlemciğimin kendi elleriyle yaptığı kolye ve bilezik.. Fikir babasının Cem olduğuna emin olduğum Özsüt'ün frambuazlı pastası... Alim ve Seran'ın hediyesi kocaman bir salon bitkisi, onların evinde her köşede görüp çok özendiğim.. (ne bitkisi olduğu ve nasıl bakılacağına dair hiç fikrim yok ama araştırıp yaşatacağım ağacımı:) Ebru ve Fatih'in birlikte okuyup hepimizin okumasını istedikleri, benden sonra tüm gruba dağılacak olan Momo, Michael Ende'nin anladığım kadarıyla efsane haline gelmiş kitabı (ardından filmini de izleyeceğiz hep birlikte)...

Derken kapı tekrar çaldı, Yılmaz ve Gaye geldiler.. Kardeşciğimin elindeki kocaman Philips poşetini görünce tahmin etmem hiç zor olmadı bana ne getirdiğini.. Pazar günü alışveriş merkezinde kahve içerken boşboğazlık etmiş, mutfağımız yenilenince alacaklarımızın arasında bulunan katı meyve sıkacağından bahsetmiştim. Bir de saf saf vitrinde göstermiş, işte bu demiştim!! O an hiç düşünemedim ki... canım benim, ilk işi gidip onu almak olmuş.. Hiç durmayan çeşme burnum ve yemeyi hep unuttuğum meyveleri düşününce, yaklaşan soğuk mevsim öncesi bu müthiş bir armağan oldu. Canım, üstelik hemen denemek isteyeceğimizi ve evde meyve bulunmama ihtimalini bile düşünmüş ve kilolarca da meyve getirmiş! (bir kutu bahçe elması da Gaye'den (bahsi geçen kitapçoksever:) geldi ki hikayesi vardı elmaların, mor renkli bir mektup kağıdına özenle yazılmış.. hayatı ve insanları güzelleştiren detaylar, samimiyet ve doğallıktan başka nedir?)

Herkes gittikten sonra makinenin parçalarını çıkarıp yıkadım, kullanma kılavuzuna göz attım ve ortalığı toplamayı bile erteleyerek başına geçtik. İçine önce elmaları, sonra gaza gelip üzümleri sapıyla çöpüyle atmaya başladık:) Kaç bardak meyve suyu içtik gece gece bilmiyorum:))

Direkt bardağa da dolum yapılabilir ama özel tasarımlı sürahisi köpükleri separatörle ayırıyor ve geriye sadece taptaze meyve suyunu yudumlamak kalıyor. Sevgilimin yorumu ''mühendislik harikası'' oldu:) Paketten çıkan fırçası ile suyun altında çok da kolay temizlendi, ama tembellik edip bekletmemek gerekiyor bence. Velhasıl, tavsiye ederim:) Modeli HR 1861, merak edenler olursa.. En sevilen, en iyi modellerden biriymiş..

Eylül'ün son yazısı da böyle oldu işte..
Biraz da uzadı, yazmayı özlediğimden.

Hoşgelsin Ekim..

11 Eylül 2009 Cuma

Vişneli Muffin


Yaza veda etmek benim için asla hüzünlü olmadı..
Hayatın durgun sular gibi hafifçe süzülerek aktığı sıcak yaz günlerini (de) sevmeyi sonradan öğrendim zaten.. Benim için sonbaharın sarı-kahve, kışın siyah-beyaz tonları hep daha heyecan verici oldu. Beni yıllardır okuyanlar bilir, Eylül'ü bu içimi kıpır kıpır eden mevsimin başlangıcı olarak ne kadar sevdiğimi.

Ama hani yağmur yağsın derken bu kadarını da dilememiştim, sevgili sütçüm Aysun hanımın da dediği gibi... O da yağmur istemiş çok, ama bu kadar çok değil. Bu hafta sütümüzü de alamadık..

Bu vişneli muffinleri çok sevmiştim, nicedir de beklemekteydi arşivde. Araya tatil ve uzun tatil yazıları girmişti, yoksa hiç o kadar bekletilmeyi hakeden bir tarif değil... Bir sonraki yaza kadar tarifi ve fotoğrafları saklamak istemediğim için, yaza veda tarifi olarak yayınlamak istedim. Aslında tezgahlarda hala vişne bulunabilir mi emin değilim. Bundan iki gün önce manavda görmüştüm gerçi. Belki siz bulur, sonraki yaza ertelemeden hemen yaparsınız. Ya da zaten reçel yapmak için aldığınız son vişnelerden bir avuç artmıştır, ne yapacağınızı da bilemezsiniz ya, işte bu tarif tam bunun için...

Malzemeler:

- 1 su bardağı un
- 1 su bardağı kepekli un
- 3/4 su bardağı esmer şeker
- 1 çay bardağı sıvıyağ
- 1 çay bardağı süt
- 2 adet yumurta
- 1 paket kabartma tozu
- 1 paket vanilya
- 1 ufak kase vişne


Yapılışı:

1. Esmer şeker, vanilya ve yumurtaları krema kıvamına gelinceye kadar çırpın. Süt ve yağı ekleyip tekrar çırpın. Normal kek yaparken oluğu kadar uzun süre çırpmanız gerekmez, malzemelerin özleşmesi yeterli.

2. Unları kabartma tozuyla birlikte derin bir kapta harmanlayın, karıştırmaya devam ederek hamura ekleyin. Yapışmaz muffin kalıplarınız varsa hafifçe yağlayıp (ya da kağıt kaplarınızı muffin kalıbına yerleştirip) hamuru üstten çok az boşluk kalacak şekilde dökün.

3. Çekirdeği çıkartılmış vişneleri her muffinin üzerine 3'er adet koyarak parmağınızın ucuyla hafifçe gömün.

4. Muffinlerinizi 180 derece ısıtılmış fırında, kabarıp üstleri güzelce kızarana kadar pişirin.


Ben Filiz annemi ziyarete giderken ona götürmek için yapmıştım, kahve yanında pek severek yedik, hatta ayıptır yazması geriye sadece birkaç tane bıraktık! Puf puf, yumuşacık ve çok hafif olmuşlardı. Kısacası bu muffinleri deneyin, mutfak tezgahında uzun süre durmayacaklarına garanti verebilirim.


Yağmurun evlerimizde huzurla oturabileceğimiz güzellikte yağdığı bir haftasonu diliyorum, tüm kalbimle.. Dilerim şu sıralar duyduğumuz felaket senaryoları gerçeğe dönüşmez.. Kendinize çok dikkat edin...

02 Eylül 2009 Çarşamba

Son kalanlar..


Perşembe sabahı erken uyandığıma ancak Ayvalık’taysam sevinebilirdim..
Perşembe günü pazar kurulur çünkü..
Ve pazara erkenden gitmek gerekir.
Hem iğne atılsa yere düşmez kalabalıkta kalmamak için, hem de bastıran sıcağa yakalanmamak için..

O gün saat sabahın dokuzu bile değildi ve ben hem aç hem de cin gibi uyanıktım. Sevgilimse günü kaçırmak pahasına, öğleye dek uyumayı tercih edenlerdendir. Eh ne yapayım, hemen Güler’e gidip bir gün önceden sipariş ettiğim sıcacık lorlu böreğimi aldım ve meydandaki ilk çay bahçesine oturup kitabımı okuyarak kahvaltımı ettim. Sonra da pazarı gezmek üzere ara sokaklara daldım.

Her zamanki gibi ne arasanız vardı, hele sebze-meyve çeşitliliği ve zenginliği, bir büyükkentli için bakmaya doyulamayacak cinstendi. Kilosu 50 kuruşa tarla domatesleri mi istersiniz, devasa boylarda pembe domatesler mi? Yoksa envai çeşit ot, salkımlar dolusu üzümler, tam mevsimi olan tezgahlar dolusu börülceler, fasulyeler mi? Henüz dönüşümüze vakit olduğu için bir şey almayacaktım ama deniz börülcelerine de içim gidiyordu.. Sonunda bir amcaya sordum, yola dayanır mı diye. Bişeycik olmaz amcam, duzludur bu, hiç bozulmaz dedi:) İyi ki de sözünü dinleyip almışım, İstanbul’a dönünce keyifle yediğimiz bir tabak Ayvalık lezzetimiz oldu soframızda..


Pazar tezgahlarında en bol ne vardı dersiniz?
Çam fıstığı!

Ayvalık’ta Kozak fıstığı denen, çoğu kişinin dolmalık fıstık, bizimse künar dediğimiz bu leziz şeylerin tam mevsimiydi demek ki. Biz dolmaya filan koymayız, benim onunla ilk hatıram babaanne ya da anneannelerimizin yaptığı şerbetlerin üstüne koymalarıdır. O kokulu şerbet bardaklarını hiç unutmam, artık yapan da kalmadı galiba. Benim mutfağımdaysa en çok makarnalarda kullanılır, bir de irmik helvasında tabi.. Marketlerde satılanların fiyatlarını bilirsiniz, pazarda ise kilosu 30-40 lira civarındaydı. Öyle olunca, bir de yerindeyken bir poşet dolusu almamak olmazdı. Öyle yaptım.


Zeytinyağlı yemek meselesi var bir de tabii..
Hangi lokantaya girseniz zeytinyağlı ev yemeği bulabileceğiniz bir memlekette olunca, bir de benim gibi vejetaryenseniz cennettesiniz demektir. Boşuna bu kadar sevmiyorum Ayvalık’ı.. Aşçı Mehmet’in Yeri var benim en sevdiğim, Çorbacı Mehmet Usta diye de biliniyor, balık çorbasıyla meşhur aslında. Benim içinse daima lezzetli börülce ve kabak çiçeği dolması bulunan bir yer. Çiçek dolmasını meze olarak değil de bol yoğurtla yemeyi sevdiğim için iştahımı oraya saklamıştım. Yanında mis gibi bir börülce salatasıyla (deniz börülcesinden ayırt etmek için olsa gerek, bahçe börülcesi diyorlar) şahane bir yemek oldu benim için. Mehmet Ustanın dükkanı meydandaki çay bahçelerine çok yakın, hemen oradaki ilk ara sokaktan girin, göreceksiniz.


İkimiz de deniz-kum-güneş tatilcilerinden değiliz, ama şöyle bir serinlemek, kış boyu güneş görmemiş bedeni az biraz ısıtmak (asla yakmak değil!), Ege sularında biraz yüzmek isteriz. Ne yapılacaktı, bu yıl asla Sarımsaklı’ya gidilip de plajlardaki disko müzik tacizine maruz kalınmayacaktı! Sessiz, sakin bir yer aranacaktı yüzmek için. Servet abiye sorduğumuzda bize Çataltepe’yi önerdi ancak geç kalmış olmalıyız ki gittiğimizde gölgesine sığınmak için bir şemsiye bile bulamadık. Denizi güzelmiş, siz giderseniz aklınızda olsun erken gidin.

Öyle olunca, giderken önünden geçtiğimiz Lale adası (eski adıyla Soğan adası) girişindeki mavi bayraklı belediye plajında indik ve soğukluğuyla meşhur sulara bıraktık kendimizi. Bana göre soğuk değil serindi sadece. Balıklarla birlikte yüzdüğümüz bu temiz suları sevsek de, bir sonraki sefere methini yeni duyduğumuz Badavut’a gideceğiz yüzmeye…


Gümrük meydanındaki Ayvalık Palas Oteli altında bir antikacılar çarşısı var, görmek gerek.. Aynalar, eski porselenler, gaz lambaları, hatta dantel perdeler.. Nasıl da güzeller.. Hepsine dokunmak, alıp evinize götürmek, evin en güzel köşesine koymak istiyorsunuz. Giderseniz gezin, bir şey almanız şart değil. Nazik dükkan sahipleriyle sohbet etmek keyifli, sadece bakınmak isterseniz de sizi kendi halinize bırakıyorlar. Böylece herşeye dokunabiliyor, eski zamanları hayal edebiliyor, o zarif eşyaları tutan zarif elleri düşünebiliyorsunuz..


Geçen gezilerden birinde ara sokaklarda Asmalı Bahçe’yi keşfetmiş, şahane lorlu gözleme yemiş ve yazmıştım. Bahçenin sahibi Serdar Bey'den gelen teşekkür ve davet maili üzerine tekrar gittik bu sene. Bu sevimli aile evi bahçesinde ev yapımı limonata eşliğinde ben gözleme yerken, fırından yeni çıkmış sakızlı kurabiyelerinden de ikram ettiler. Teyzemin kendi formülü ile yaptığı sakızlı kurabiyesini yurtdışından sipariş edenler bile oluyormuş. Satış yaptığını öğrenince tarifini isteyemedim tabi:) Kendilerine bir kez daha teşekkür ediyorum, sıcacık ilgileri ve ikramları için. İyi ki böyle insanlar var, biraz da onlar sayesinde seviyoruz Ayvalık’ı...


Bir akşam da o güzel insanlardan ikisinin, Servet ve Kadir abilerimizin davetiyle, Kötü Mehmet’in yerinde, şahane bir rakı sofrasına oturduk deniz kenarında.. Çoğu yerde papalina yerine başka ufak balıklar satıldığını duyduğum için şurada ye diyememiştim hiç sevgilime. Servet abi gerçek bir Ayvalıklı olarak ben kardeşime papalinanın hasını yedireceğim! dedi ve dediğini de yaptı. Sadece papalina değil, kalamar ve sardalye de vardı masada. Bal gibi bir kavun, güzel bir beyaz peynir yanında, benim için de yaprak sarması, patlıcan salatası ve taratordan oluşan şahane bir tabak hazırlatmıştı.


Ömür boyu unutmayacağımız bir akşamdı, hele de kış günleri aklımıza geldikçe burnumuzun direğini sızlatacak cinsten..

Güneş batarken bir kez daha emin olduk burada yaşlanmak istediğimize. Daha çok gezeceğiz, dolaşacağız belki ama dönüp geleceğimiz yer burası olacak.. Bu taş sokaklarda, bu eski evlerden birinde, bu deniz kıyıcığında yaşamak istiyoruz hayatımızın son demlerini… Galiba en büyük ortak düşümüz bu, nice düşlerimizin arasında gittikçe büyüyen…