09 Temmuz 2009 Perşembe

Görebilmek, sevebilmek ve yazabilmek üzerine..

KÖRLÜK

Nobel ödüllü yazar Jose Saramago’nun "Körlük" adlı romanını 7 yıl önce, elimden hiç bırakmayarak, sanırım 1-2 gün içinde okuyup bitirmiş ve allak bullak olmuştum. O nasıl şiirsel bir anlatımdı, onlar nasıl karakter analizleriydi, o nasıl bir finaldi… hemen ardından Saramago’nun başka kitaplarını da almıştım okuma listeme.

Körlük’ün gün gelip sinemaya aktarılacağını ise ancak hayal edebilirdim sanırım. Nitekim bunu hayal eden sinemacılar da olmuş, ama hiçbiri cesaret edememişti muhtemelen. Zor bir öyküydü çünkü, çok derin toplumsal eleştiriler içeriyordu, bir kişi hariç tüm karakterler kördü, bunları hakkıyla peliküle aktarmak hiç de kolay değildi…

Ama oldu sonunda.
Fernando Meirelles’in yönetiminde, Don McKellar’ın yazdığı senaryo ile, o muhteşem kitabın hakkını veren bir film çekildi. Festivalde izleyememiş ve çok üzülmüşken, vizyona da girdi ve ben müthiş bir keyif alarak izledim.

Tüm insanlar birden görme yetilerini kaybederlerse ne olur?
Acaba insan denen varlık, sadece diğerleri tarafından görünür olduğu zaman mı “ahlaklı” ve iyi”dir?
Ya hiçkimse bizi görmezse?
Ya biz hiçkimseyi göremezsek?

İşte Körlük, bu sorulardan yola çıkıyor ve herkes bir salgın hastalığa yakalanıp teker teker kör olduğu için korkunç bir kaosa sürüklenen bir ülkede, medeniyetin tam ortasında bir büyük kentte, insanların vahşi hayvanlar gibi hayatta kalma çabasını anlatıyor. Etkilenmemek olanaksız…

Daha önce benimsenmiş / ezberlenmiş olan tüm medeni davranışlar ve tüm ahlak ölçütleri, körlük kaosu içinde yerlebir oluyor. Sadece ne kadar yiyecek kaldıysa paylaşabilmek ve hayatta kalanlardan olmak önem kazanıyor, başka herşey önemini yitiriyor. Kapatıldıkları hastanede karantina altında tutulan ilk körler, kentin geri kalanının da kör olduğunu ve kendilerinin oraya boşuna kapatıldıklarını anladıklarında, toplu halde ve birbirlerine tutunarak dışarı çıkıyorlar. İşte finale doğru muhteşem bir görsellikle anlatılan esas hayat mücadelesi de ondan sonra başlıyor…

Sadece bir kişi var hala görebilen, göz doktorunun karısı!
Görebildiğini uzun süre gizlemek zorunda kalıyor, içeride tutulan kocasına ve diğer insanlara yardım ve rehberlik edebilmek için. Çok şeyler görüyor, çok yıpranıyor bu süreçte, ama vazgeçmiyor. Bu arada, oyunculuğunu daima çok beğendiğim Julianne Moore bu rol için çok iyi bir seçim olmuş diye düşünüyorum. Hayat verdiği karakterin yaşadığı zorlukları, çelişkileri, çektiği acıları sadece bakışlarıyla öyle güzel yansıtıyordu ki.

Bu filmi izleyin, halen Anadolu sinemalarında gösteriliyor, kaçırdıysanız da DVD’sini beklemeyi not edin bir kenara. Bu arada da Can Yayınları’ndan Aykut Derman’ın leziz çevirisiyle çıkan kitabını okuyun. Has edebiyat lezzeti kalacak damaklarınızda...

KENTLERİN KRALİÇESİ

Tarihi romanlardan çok keyif alan biri değilim ben.
Saraylarda geçen entrikalar, savaş dönemlerinde arka planda yaşanan aşklar, ihanetler, düşmanlıklar çok da ilgimi çekmiyor. Açıkçası bu tür hikayelerin biraz suyunun da çıkarıldığını düşünüyorum, ne yalan söyleyeyim..

Hakan Senbir'in yazdığı “Kentlerin Kraliçesi” de tarihi roman kategorisine alınabilir, üstelik bir (yoksa iki mi demeli) aşk öyküsü anlatıyor. İlgimi çekme nedeni ise bunun 1955’in İstanbul’unda ve 1453’ün henüz fethedilmemiş Poli’sinde geçen iki zamanlı bir aşk öyküsü olması…

Osmanlı tarihi aşığı Bedri, bir sahafta bulup aldığı 1453 tarihli gizemli bir elyazmasını çevirmesi için İstanbul aşığı Yunanlı Katina ile anlaşır. O yılların Türkiye’si karışık, dönem 6-7 Eylül olaylarına gebedir. Bedri ve Katina ise, İstanbul'un fethinden önce Bizanslı yüzbaşı Aleksios'a aşık olup evlenen ve içinde sevdiği adamla yaşamak istediği, çocuklarının büyümesini istediği kenti, kendi milletine karşı savunmak zorunda kalan Türk kızı Esma’nın tuttuğu elyazması günlük ile geçmişe uzanırlar..

Esma’nın çektiği acıların gözyaşı izleri halinde hala capcanlı durduğu elyazması, başlangıçta müthiş siyasi fikir ayrılıkları yaşayan Katina ile Bedri’yi birbirlerine yaklaştırır. Hatta öyle ki, elyazmasının sayfaları fetih tarihine doğru ilerlerken, kendileri de 6-7 Eylül olaylarına doğru ilerlemektedir ve 1453’te yaşanmış bu öykünün iki kahramanı ile kendilerini özdeşleşirler. Kaçınılmaz olan aşk, inançlarını ve doğrularını yeniden sorgulamalarına neden olacak, Şişli’de, yaşlı bir Rum kadının evinde okudukları son sayfalardan sonra kendi kaderlerini çizmeleri gerekecektir.

İçine bir kez dalınca kolayca okunan ve bir çırpıda biten hoş bir roman Kentlerin Kraliçesi. Hani tatil bavuluna atılabilecek, “yormayan” romanlardan. Herkesin mutlaka kendine göre bir “tatil kitabı” kategorisi vardır ya, ben kumsalda ya da uzun yolculuklarda tercih etmezdim belki ama tarihsel roman meraklılarına bu kitabı tavsiye edebilirim rahatlıkla..

"Sadece iyi insanları seviyorum... Kalbine Sokrat ya da Mevlana düşmüş herkesi..."

İSTİFA

Akça Zeynep’in "İstifa"sı uzunca bir zaman yatağımın başucunda durdu aslında.. İlk başladığınızda hemen sarıvermeyen kitaplar vardır hani.. Anlatımında, kurgusunda, öyküsünde de bir sorun yoktur aslında. Ama sarmaz, çünkü o anki ruh halinize ya da o anki “siz”e uygun değildir!

Benim kitaplarımla ilişkim böyle…
Kütüphanemde duran nice kitabıma bakıp “ben bunu nasıl okudum?” demişimdir sonradan, ki okuduğuma inanamadığım bu kitapların bazıları üniversite yıllarındayken akademisyen olma hevesiyle yuttuğum kitaplardır. Nicelerine de bakıp “şimdi olsa alıp okur muydum?” diye düşünmüşümdür, ama başka benlik ve başka başka ruh hallerindeyken zevkle okumuşumdur.

Zamanlarüstü kitapları elbette ayrı tutuyorum… Öyle kitaplar vardır ki, her zaman, her durumda, her yaşta size birşeyler söyler, bir yerinizden yakalar.

İstifa, nedenini bilmediğim bir şekilde nicedir duruyordu başucumda. Bitmeyen iştahımla yeni kitaplar sipariş ettiğim bir günde aklıma geldi, evde henüz bitmemiş ve muhtemelen bana küsmüş bir kitabımın olduğu. Yeniden ısınabilecek miyim, devam edebilecek miyim endişesiyle usulca elime aldım o akşam. Ve bir daha da bırakamadım… İstanbul içinde yapılabilecek en uzun yolculuklardan birinde, sevgilim omzuma yaslanmış uyuyorken, otobüsün sarsıntıları arasında satırları zorlukla çizerek ve sayfalar arasında sık sık uzaklara bakıp düşünerek bitirdim.

Maya Lale’nin öyküsü bana çok tanıdık gelen bir öyküydü, yazıyla sancılı bir ilişki yaşayan herkese tanıdık gelebilecek bir öyküydü aynı zamanda. Okuma sürecinde bir yandan satırları çizip bir yandan Maya Lale’yi etkileyen kitap ya da filmleri not alırken, bol bol "hiç olmazsa…", "ama...", "mutlaka.." ile başlayan cümleler kurdum, kendi yazma ya da yaz(a)mama ritüellerimi / serüvenlerimi düşünerek…

Maya Lale’nin güzel kalemlere ve defterlere duyduğu aşk, günlerini kendisine ilham verecek sanat yapıtlarını –kimi zaman kitaplığında, kimi zaman CD çalarda ya da filmlerde- arayarak geçirmesi, üstüste koyduğu kitapları ve karalama notları, ne zaman yazmak istese günlüklerine yönelmesi çok tanıdık geldi bana. Kafelere kapanıp bol bol kahve ve şarap içerek (Paris’te!) yazmaya çalışmasını, bu arada ruh halini bir türlü dengeleyemeyip psikanalizde çözüm aramasını, yani bir yandan “normalleşme” çabasını sürdürürken bir yandan da 35 yaşından önce mutlaka kitap yazma kararıyla edebi ritüellere sarılmasını yüzümde hep bir gülümsemeyle okudum.

Kitabı bitirdiğimde neden günlerce başucumda durduğunu da anladım, sadece zamanını bekliyordu. Okuma lambasına bir an önce kavuşmayı bekleyen yeni şifonyerimin ilk çekmecesine defterlerimi ve kalemlerimi hevesle yerleştirdim o akşam… Bir kitabın yazma ilhamı vermesi kadar güzel ne olabilir?

"Sapına kadar bireyciliğe gömülmüş Batı toplumunda, arasıra kafelerde insan sıcaklığına rastlamak bana çok hoş geliyor. Bu yüzden kafeleri seviyorum."

"İnsanın yeryüzü macerası uzun bir yalnızlık öyküsünden başka birşey değil aslında. Çaresizce yalnızlıkları paylaşmaya çalışmak değilse nedir yaptığımız?"

04 Temmuz 2009 Cumartesi

Kirazlı Çikolatalı Kek


Kahvenin mutfağından taze taze...

Az önce pişti, evimizi mis gibi kokusuyla boyadı, bir fincan sade kahveyle birlikte öğleden sonranın tadı oldu. Hemen paylaşmak istedim, bizim gibi haftasonları evlerinde illa ki kek pişenlere fikir versin, ilham versin istedim.

Cumartesi günlerinin yarısını çalışarak geçirenlerden biri olsam da, şikayetçi değilim. Sabah her zamanki saatten biraz daha geç gitmenin ayrıcalığını daha fazla uyumak için kullanmıyor, saatimi aynı şekilde ayarlayıp erkenden ekolojik pazara gidiyorum. Ofisteki zaman ise sakin sakin akıp geçiyor; hafta boyunca birikenler masadan kaldırılıyor, dosyalanıyor, yeni hafta planlanıyor, başkaca da birşey yapılmıyor çoğu kez. Telefonların az çalması bile bir nimet...

Evime market alışverişimi de yaptıktan sonra dönüyorum. Pazar günüm bana kalsın diye haftalık temizliğimi yapıyorum daha sonra.. Ama eğer kendime bir iyilik yaparak Cuma akşamından hallettiysem bu işi, o zaman Cumartesi eve döner dönmez mutfağa girip kolları sıvıyorum, haftasonu için ya bir kek, ya da kurabiye pişirmek üzere... Kurabiyesiz, keksiz bir mutfağı sevmiyorum ben. Teneke kurabiye kutusunda çaya kahveye eşlik edecek atıştırmalık kurabiyelerim olmalı, her haftasonu taze bir kekim olmalı antredeki masamda, fazlasını dondurucuya atmalıyım ki hazır bulunsun acil durumlarda... Ne zaman birileri uğrasa, ikram edecek birşeylerim olmalı hazırda.


Kirazlı kek daha önce denememiştim; ama vişne ve erik gibi meyvelerin girdiği kekleri seviyorsam, kirazlısını da severim diye düşünerek, evde bugünlerde bol bol tüketilen kirazlardan bir ufak kaseyi ekleyiverdim kekime. Sabah pazardan aldığım kuru üzüm ve günkurusu kayısıdan da ekledim. Biraz da bitter çikolata... Tereyağından dolayı vicdanımı rahatlatmak için de kepekli un karıştırdım Altın Harman'ıma. Sonuç; mis kokulu, dolgun, hani bir dilimi doyuracak cinsten bir kek oldu. Ben de Söke un paketindeki bir tariften esinlenerek, hayatımın ilk kirazlı kekini yapmış oldum, tavsiye ediyorum.

Malzemeler:

- 4 adet yumurta (oda ısısında)
- 1 su bardağı toz şeker
- 200 gr tereyağı (eritilip ılıtılmış)
- 1 Türk kahvesi fincanı su
- 2 su bardağı beyaz un
- 1,5 su bardağı kepekli un
- 1 paket kabartma tozu
- 1/2 su bardağı çekirdekleri çıkartılıp doğranmış kiraz
- 1/2 su bardağı çekirdeksiz kuru üzüm
- 4 adet günkurusu kayısı
- 60 gr bitter çikolata
*Söke'nin mavi paketli Altın Harman'ını özellikle tavsiye ediyorum.

Yapılışı:

1. Öncelikle kuru kayısı ve kirazları doğrayın, çikolatayı ufak ufak kırın. Kuru üzümleri 10 dk kadar ılık suda beklettikten sonra kağıt havluyla kurulayın. Tüm bu malzemeyi bir kaseye alıp bir tutam un ekleyerek iyice una bulayın.

2. Yumurtaları şekerle birlikte mikserin önce düşük sonra giderek yüksek ayarında 7-8 dk çırpın.

3. Erimiş tereyağını ve suyu ekleyin, düşük hızda biraz daha çırptıktan sonra un ve kabartma tozu karışımını azar azar ekleyin. Sadece un gözden kaybolana kadar çırpın.

4. Başta hazırlamış olduğunuz una bulanmış meyve ve çikolataları hamura ekleyip tahta kaşıkla yedirin. 26 cm.lik kelepçeli kalıbın dibine yağlı kağıt döşeyin, hamuru kalıba aktarın.

5. Ben önceden ısıtılmış 180 derece fırında 35 dk kadar pişirdikten sonra fırını kapatıp 5 dk daha beklettikten sonra çıkarttım. Siz de kendi fırınınızda alıştığınız şekilde pişirebilirsiniz.


Öğleden sonra ne zaman akşama vardı anlamadım ama akşam yemeği için mutfağa girme vaktim gelmiş de geçiyor bile!

Güzel geçsin haftasonunuz...

26 Haziran 2009 Cuma

Güle Güle Michael...


Bir yandan inanmak çok zor...
Bir yandan da biliyorum ki, göklere ait olan yıldızlar yeryüzünde fazla kalamazlar.
Bir gün yaşlanacağını düşünmüyordum ki hiç..
Erken gidecektin sen de elbet.
Yine de inanmak zor....

Seninle çocukluğumdan bir parça daha gitti...
Ama gitmeni anlıyorum...
Seni hep anladığım gibi, seni hep sevdiğim ve hep seveceğim gibi...
Başka birşey diyemiyorum, çünkü boğazımdaki düğümü çözemiyorum...


"and you're always... in my heart..."

25 Haziran 2009 Perşembe

Portakallı İrmik Helvası


Aslında uzun zaman olmamıştı...
Annem buradayken bir akşam yemek sonrası mutfağa girmiş, Lost'tan sonra yeni bir diziyi daha bize bulaştırmak üzere olan kardeşim için, epeydir canının istediğini bildiğim irmik helvası yapmıştım. (Yeni dizi annemi bile etkiledi ancak Lost gibi bir diziden sonra bir başka diziyi sevip ona bağlanabilmek ne kadar zor, ancak bilenler bilir... neyse!)

Uzun zaman olmamıştı diyorum, çünkü helva gibi tatlılar bizde yılda 1-2 kez ancak yapılır. Sevilmez mi, sevilir elbette. Ama sütlü tatlılar dolaptan hiç eksik olmadığı için mi bilmem, diğer tatlılara sıra gelmez pek. Geldiği zaman da genelde başıma kalır, çünkü sevgilim dolapta puding türü birşey göremeyince "tatlı yok mu?" der. Dün de öyle oldu ve geçenlerde sevgili Yasemin'in tarifiyle yaptığım supangleden son kalan kaseyi o yedi, sıcak sıcak helva kaşıklamak bana kaldı. Tabi üzerine dondurma koyarak!

Helvayı tamamen sütle ve elbette tereyağıyla yaparsanız inanılmaz lezzetli oluyor. Zaten lütfen margarin kullanmayın... Helvaya asıl lezzetini veren tereyağı. Güzel aromasını ise portakaldan alabilir, daha önce denemeyenlere kesinlikle öneririm.

Fotoğraflarım yine fazla sarışın oldu, biraz helvamın sarışınlığından; biraz da televizyonda başlamak üzere olan (hatta ben çekimleri yaparken başlayan) Moonwalker'ı bir kez daha sevgilimle izlemek için acele ettiğimden! İkimiz de gençliğimizde (!) MJ fanatiğiymişiz, tüm şarkılarını ezbere biliyoruz hala:)) Filmden yine çok keyif aldık tabi.


Malzemeler:

- 100 gr tereyağı
- 1 çorba kaşığı çam fıstığı
- 250 gr irmik
- 500 ml süt
- 250 gr şeker
- 1 portakal kabuğu rendesi (ben kışın şekerleyerek kavanoza koyduğum ve buzdolabında sakladığım portakal kabuklarından 1 tatlı kaşığı kullandım)

Yapılışı:

1. Sütü ve şekeri tencereye alıp orta ateşte şeker eriyene kadar karıştırın, kaynatın.

2. Diğer yandan tereyağını tavada eritin. İçine çam fıstıklarını ve irmiği koyup tahta kaşıkla sık sık karıştırarak orta ateşte kavurun. Fıstıklar pembeleşince ve irmiğin rengi hoş bir sütlü kahveye dönüp güzel kokular gelince yeterince kavrulmuş demektir.

3. Ocağın altını iyice kısın, sıcak sütü yavaş yavaş tavaya ekleyin, karıştırın.

4. Tavanın kapağını kapatarak kısık ateşte 5-10 dk kadar demlenmeye bırakın. Bu süre helvayı nasıl sevdiğinize bağlı aslında. Tane tane seviyorsanız 10 dk yeterli bir süre, hafif nemli severseniz (ki ben aslında öyle severim) sütü tamamen çekmesini beklemeyin. Benim gibi televizyona filan dalıp dibini hafif tutturursanız da hiç fena olmuyor tadı:)

5. Altını kapattıktan sonra portakal kabuğunu ekleyip karıştırarak hemen servis yapın. Ortasına kaymaklı dondurma koymanız servis önerisidir...

Bu vesileyle hem kandilinizi kutluyor, hem de bugün özellikle mutfağa girip birşeyler yapmak ve paylaşmak isteyenlere bu güzel helvayı tavsiye ediyorum. Elbette bir başka tavsiyem daha var; çay yanında peynirle birlikte başka birşey aratmayan mis kokulu kandil simidi! Helvadan sonra bir de bugün işyerine getirmek için gecenin 12'sinde kandil simidi yaptım.

Mutfağın bana verdiği enerjiyi seviyorum..
Normal mi bilmiyorum bu hal, bir çeşit deliliktir belki de:) Ama gecenin bir vakti birşeyler pişirip, bir de evini dağınık görmeye tahammül edemediği için hem ortalığı hem de mutfağı toplamadan uykusu gelmeyen, bu süreçte bulaşık yıkamak dahil mutfakta olduğu her andan keyif alan benden başka deliler de vardır diye umuyorum!

12 Haziran 2009 Cuma

Annemin elinden dolma...


Başlığa ne yazayım bilemedim..
Ege usulü zeytinyağlı dolma desem, soğuk yenen, içine genelde kuşüzümü ve dolmalık fıstık koyulan, o hafif tatlımsı, meze gibi yenen dolmalar gelecek belki akla. Ama öyle değil. Soğuk yenmesi tamamen tercihe bağlı, tarafımızca sıcak sıcak, yanında bol naneli bir cacıkla birlikte tüketilen, annem usulü (onun köylü usulü dediği!) zeytinyağlı dolmadan bahsedeceğim.

Zeytinyağlı dolmaya kuşüzümü ve fıstık konulduğunu, sıcak yenen dolmaların ise kıymalı ya da etli olduğunu sonradan öğrendim ben. Hele bizim bildiğimiz sarmaya da bazı yerlerde yaprak dolması dendiğini duyduğumda iyice kafam karışmıştı. Herkesin kendi yetiştiği kültürde edindiği damak zevkinin daima onun için "en güzel" olacağını anladığım ilerki yaşlarımda ise, kuşüzümlü dolma denemeleri yapmaktan da geri kalmadım. Ama annemin yaptığı ve yeni tutmaya başladığım "aile tarifleri" defterime özenle kaydettiğim dolmalar benim için daima en güzeli olarak kaldı ve kalacak da...

Daha önce bu tarifi niye blog arşivime almadığımı bilmiyorum. Bu yaza kısmetmiş demek ki. Bu arada annemin evinde iken dolma pişirme sayım 2-3'ü geçmemiştir, itiraf etmeliyim. Zorluğundan değil, annemin el lezzeti çok başka olduğundan:) Yoksa gerçekten çok kolay bir yemek bu. Tarife geçmeden önce birkaç püf noktasını yazmak istiyorum:

* Kuru patlıcanlar önceden haşlanıyor olsa da, pişerken renk bırakabiliyorlar. Biberleri karartmaması için siz de annem gibi onları birarada değil de ayrı kaplarda pişirmeyi tercih edin.

* Pişme süresi fırında da ocakta da hemen hemen aynı, ancak fırında pişirirken iç malzemeyi önceden mutlaka ocakta kavurmak gerekiyor. Tencerede pişirirken ise iç malzemeyi tercihinize göre çiğden de koyabilirsiniz (ben kavrulmuşunu daha çok seviyorum).

* İlk kez yapacak olanlar için kaç tane bibere ne kadar iç malzemenin yeteceği tam bir muammadır genelde. En azından benim için öyle olmuştu:) Annem aşağıda ölçülerini vereceğim malzemelerle ufak bir tencerede 8 adet kuru patlıcan (ocakta), kare borcamda ise 12-13 kadar biber dolması (fırında) pişirmiş. Sadece biber yapmak isterseniz 18-20 adet biber bu ölçülerle normal ebatta bir tencere için yeterli olur.

* Eğer iç malzemeniz yine de artacak olursa, biberiniz de kalmadıysa 1-2 tane domatesin içini oyup doldurabilirsiniz.

Malzemeler:

- 1 ufak çay bardağı zeytinyağı
- 2 adet kuru soğan
- 4-5 adet sarımsak
- 1/2 yemek kaşığı biber salçası
- 3-4 adet domates
- 1/2 demet maydanoz (ince kıyılmış)
- 1 çay kaşığı nane
- 1/2 çay kaşığı karabiber
- 1,5 tatlı kaşığı tuz
- 2 su bardağı pirinç
- Yeteri kadar dolmalık biber ve kuru patlıcan

Yapılışı:


1. Ön hazırlık olarak;

* Biberlerin ağzını kapatmak üzere domateslerden biber sayısı kadar kapak çıkartın (yanlarından keserek bir domatesten 4-5 tane ufak kapak çıkartabilirsiniz).
* Biberlerin sap ve çekirdeklerini çıkartmak için, sap çevresini bıçakla hafifçe çizip baş parmağınızla içe doğru bastırın, sapı çekerek çıkartın.
* Kuru patlıcanları 20-25 dk kadar haşlayın. Yumuşayıp yumuşamadıklarını çatalla kontrol edebilirsiniz.

2. Geniş bir tavada zeytinyağını ısıtıp küp doğranmış soğanları ve ince kıyılmış sarımsakları kavurun. Biber salçasını ekleyin. Kapak yaparken kestiğiniz domateslerin kalan kısımlarını doğrayarak ekleyin. Pirinci de ekleyin ve bir müddet bu şekilde kavurun.

3. 1 bardak sıcak su ekleyin, kapağını kapatarak suyunu çektirin. Çabucak çekecektir, kontrol edin. Bir müddet demlenmeye bırakın. Daha sonra maydanozları ve baharatlarını ekleyip karıştırın.

İç malzemeyi çiğden koymak isterseniz; maydanoz, soğan, sarımsak ve domatesleri rondodan geçirin (ya da elinizle ufak ufak doğrayın). Tuz, baharatlar ve salçayı ekleyip, zeytinyağını ve pirinci ilave edin.


4. Biberlerin içlerini 3/4 oranında doldurun. Hazırladığınız domates kapaklar ile ağızlarını kapatın. Ocakta pişirmek isterseniz tencereye dik olarak, fırında pişirmek isterseniz borcama yanyana (yatay olarak) dizin, biberlerin yarısına gelecek kadar su ekleyin. Annem iç malzemeden kalan suyun çok lezzetli olduğunu söyler ve suyu bu kaba / tavaya koyup şöyle bir çalkalar, döküverir tencereye:)

5. Ocakta pişirmek için harlı ateşte kaynamasını bekledikten sonra altını kısıp kapağını kapatarak yaklaşık yarım saat pişirin. Fırında pişirmek için önceden 180 derece ısıtılmış fırına verip 10 dk, üstleri kızarana kadar bekleyin. Daha sonra maşa yardımıyla biberleri ters çevirin ve 10-15 dk daha pişirin.

6. Kuru patlıcanları pişirmek için; içlerini 3/4 oranında doldurun. Bunlara kapak koymak yerine içiçe kapatın, yani karşılıklı iki dolmanın açık kısımlarını birleştirin (biri diğerinden ufak olursa daha kolay olur). Tencereye yatay olarak dizin. Harlı ateşte kaynadıktan sonra altını kısarak yarım saat kadar pişirin.


Pişen dolmaları sıcak ya da ılık olarak, yanında buz gibi cacık ile servis yapmak en güzeli. Cacık için biz kabuğu soyulmadan küp doğranmış salatalıkları (rendelenmiş sevmiyoruz) ayrandan daha koyu kıvamlı hazırladığımız süzme yoğurt içine koyup sarımsak ekliyoruz ve üstüne bol nane serpip zeytinyağı gezdiriyoruz. Üstte görünüyor:)

Bu dolmaları bir diğer yeme şekli de ertesi gün buzdolabından çıkartıp soğuk soğuk, üzerine bolca limon sıkarak ayaküstü atıştırmak!

**********************************************

Dün akşam yoğurt yaptık Aysun hanımın sütünden.
Bu hafta başında aldığım 3 litre sütün yarısıyla...
Bu macerayı anlatmam gerek!

Eve geldiğimde sütü ısıtmıştı annem, gel dedi, "kontrol et sıcaklığını da, öğren". Anlaşıldığı üzere bir türlü yoğurt tutturamadım kendi başıma, ne ayıp değil mi? İşte tam da bu yüzden yazıyorum, yapmayanlara ya da tutturamayanlara cesaret vermek için, herkesin evinde doğal yoğurt yapmasını istediğim için. Ama dikkatinizi çekiyorum, kullandığımız süt pastörize değil.. Kaynatılıp soğutulmuş, daha sonra tekrar ısıtılmış çiğ süt. İstanbul dışında olanların çiğ süt bulmaları biraz daha kolay, İstanbul'da olanlar ise hala tanışmadılarsa şu yazıma bakarak tanışabilirler Aysun hanımın sütüyle.

Serçe parmağımı azıcık daldırdım süte, çekiverdim hemen, "sıcak!" diyerek. Güldü annem. "Elini yakmayacak sıcaklıkta olacak" derdi hep, ben de doğru yaptığımı zannederdim. Ne bileyim, benim elim hemen yanıveriyormuş meğer, onun eli dayanıklıymış! O zaman bu kuralı şöyle değiştirdik, "benim elimi hafifçe yakacak sıcaklıkta..."

Sütü 1,5 kiloluk tava yoğurdu kabına boşalttık. Yaklaşık 1,5 litre süte 1 dolu yemek kaşığı köy yoğurdu koyduk, biraz sütle sulandırıp yavaş yavaş ekledik ve karıştırdık. Sonra yeni öğrendiğimiz yöntemle, fazla buharı emsin ve yoğurt daha koyu kıvamlı olsun diye üzerine bir mutfak bezi örttük. Kapak kapatmadık, onun yerine doğrama tahtası olarak kullandığım ince birşey koyarak üzerine diz battaniyemi attık. 2,5 saat sonra bir bakmalı dedi annem. Garantiye almak içinmiş... Eğer koyduğumuz gibi duruyorsa üşümüş demekmiş..

Baktık, üşümüştü anlaşılan. Çaresi var dedi annem, hemen su kaynattı biraz, yavaşça ufak fırın tepsisine aldı yoğurt kabını, ve fırın kabına su koydu. Bu şekilde sıcak su içinde de 2 saat beklerse tutması garantiymiş...

Öyle de oldu!
Gece hemen buzdolabında yer açıp usulca koydum ilk yoğurdumu dolaba.
Sabaha hazırdı artık.
Tatmak akşama kaldı.

Nohut mayalı ekmek de yapıldı tabi...
Kardeşimin evinde mayalandı, pişirildi, bir kısmı bizim dondurucuya transfer edildi 2 poşet halinde.. Pazar kahvaltılarına saklanacaklar özellikle... Yine dondurucuya atılmış karacotlu peyniri (Aydın'a özgü çörekotlu ve tuzlu bir çökelek) zeytinyağlayıp banmak üzere...

Bizden haberler böyle...
Pazar sabahına annemin dönüş biletini aldık.
Daha önceki dönüşleri gibi olmayacak bu kez, artık yalnız değilim çünkü. Ama yine de bir parça hüzün olacak, elde değil... Benim için biraz da Ege özlemiyle karışık bir hüzün bu. Belki ancak Ayvalık'a kaçışın dindirebileceği... zamanı belirsiz, ama çok özlenmiş bir kaçışın...